Süleyman's profileEski - site - kapatılmış...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    Yumurta Kabuğundan Kılıçlar / Şiirlerim

    Yumurta Kabuğundan Kılıçlar

    Yumurta kabuğundan
    Kılıçlar
    Kuşandık
    Kaz tüyleriyle bezedik saçlarımızı
    Ve altın yerine papatyalarla
    Süsledik omuzlarımızı

    Günler geçse de bıkmadık yaşamaktan
    İster yıldızsız göğü
    İster parlak güneşi,
    Dilerseniz okyanusları satın alın
    Ahlı servetlerinizle

    Ruhumuzu çalamazsınız,
    Onun içindir ki
    Aldatırsınız bizleri
    Bizim olmayanı size vermemiz için.

    Oysa bir elimize ayı
    bir elimize güneşi verseniz
    Biz de vazgeçmeyiz
    Bizi çocuklar gibi sevenden.
    Bizi her daim yeşertenden.
    Evrenlere canverenden.

    Süleyman SÖNMEZ / 21-22 Haziran 2005

    Şiir Yakma Mevsimi / Şiirlerim

    ŞİİR YAKMA MEVSİMİ

    Kimi zaman,

    Şaire gelir delice ilham

    Kur'an'da der ya
    Onları vadilerde görürsün
    Cinlenmiş gibi gezerken
    Bazen çılgınca yazarsın
    Elin ayağın kesilir,
    Yemen, içmen
    Nefes, nefes
    Dil, dil ve
    Titreten bir dilrübanın
    Kızıl göğünde
    Yeşil bulutlarda parlayan aydır,

    O zaman işte,
    Döner ve yakarsın
    Akılsızca tutkuyla yazılmış şiirleri,
    Nefesleri körleten
    Mısraları,
    Aldanışı ve seslenişi
    Ve özün konuşur
    Nefsin yerine
    Arzunun hain çalımları
    değil.

    Billur ruhları kırılmaz
    Dudaklarından
    çıkar buzdan güzel kristalller
    Öyle gerçektir
    Sözler.
    Toprak gibi şaşaasız,
    Kibirsiz
    Ama şaşaalı her ruhu bir gün
    Sessizce kucaklayacak.

    Süleyman SÖNMEZ / 21 Haziran 2005


     

    ZAMAN DOĞMADAN DOĞANLAR / Şiirlerim

    ZAMAN DOĞMADAN DOĞANLAR

    Kime sorsam zamanın doğduğu günü,
    Zaman doğmadı derler.

    Kime sorsam ilk ne oldu diye?
    Her şey hep vardır derler.

    Kime sorsam ben ne zaman doğdum diye?
    Sen hiç doğmadın derler.

    Ve kime sorsam kim doğurdu zamanı?
    Bana gülümserler, Zamanın Bekçileri.
    Zaman doğmadan doğanlar.

    HEEK-İ ŞEMS /GÜNEŞLE ALAY EDEN / Şiirlerim

    HEEK-İ ŞEMS /GÜNEŞLE ALAY EDEN

    Derler ki Heek-i Şems/kertenkele
    Alayla taklit etti güneşi.
    Böylece oldu sürüngen.
    Kanı soğuk,
    Kuyruğu yarı kopuk,
    Sıcakta oynar, soğukta donar.

    İnsan, Zel-Hafey/kaplumbağa sırtında
    Yaşar.
    Öyle bilgedir Zel-Hafey
    Topraktır simgesi.

    Heek-i Şems seslendi
    Zel-Hafey'e, büyük kaplumbağaya
    "Ey toprak titreten
    Ey dünya taşıyan bilge.
    Bak şu Şems'in yaptığı işe.
    Alay ettim hatalıyım
    Ama revamı bu ceza bize?"

    Zel-Hafey düşündü ve taşındı
    Göğün bilgesi Kağ/Kartal geldi aklına.
    "Kağ, Dinle Heek-i Şems'i 
    Ey büyük Kartal,
    Sözleri hak ister
    Tekrar görülmek ister davası"

    Göğün Kartalı Kağ,
    Uzağı gören bilge,
    "Bu işi en iyi güneşin kardeşi
    Ve onun dengeleyicisi su bilir.
    Suyun bilgesi Hemek/Balık bilir.
    Dinle Hemek, Heek-i Şems'i"

    Hemek, bir su birikintisinden
    Gördü kertenkeliyi.
    İyice izledi.
    Dinledi öyküsünü.
    Gökyüzündeki güneşin öfkesini de gördü.
    Kertenkelenin güneşle gelişini
    Güneşle gidişini de.
    İçi sızladı.

    Bir kurtuluş yolu düşündü
    Heek-i Şems'e 
    Güneşle Alay Eden'e
    Bir dil verdi kertenkeleye
    O gün bugundür.
    Kertenkele ne zaman yalvarıp ağlasa
    Dayanamaz güneş sıyrılır bulutlardan.

    Ve hangi insan güneşe baksa
    Boyun eğer, dik dik bakamaz
    Ölüme ve güneşe. 

    Süleyman SÖNMEZ

    Grafik http://www.purplemoon.com/Stickers/space.html sitesinden alınmıştır.

    TİRYAKİNİN AŞKI / Şiir

    Tiryakinin Aşkı

    Elleri sarsan
    Gözleri yaşartan
    Bir nefesle
    Bakardı sevgilisinin
    4 x 6'lık minik suretine.

    Cüzdanından çıkarır,
    Öper, koklar, yerine koyar,
    Yeniden çıkarır öperdi.
    Aslında tiryakisiydi, tutkundu
    Aşıklara özgü hayallere dalmaz
    Geleceğin puslarında gözleriyle
    Yollar açmaz,
    Geçmiş yaşanmışlıkları
    Haykıran yüreğinde
    Yüreğinin zarında hissederdi.

    Tiryakiler gibi, doz doz alırdı
    Tutkusunu
    Tiryakiler gibi,
    "Bu son, bırakacağım" derdi.
    Sonra suçlu parmakları
    Uzanırdı cüzdanına
    4 x 6 'yı okşamaya,
    Aşık derdi kendisine
    Mecnunlarla boy ölçüşürdü
    Göğsü kabarık
    Ama ne çöllere düşmüş
    Ne ateşlerden geçmişti.

    Tiryakiydi
    Ve sevgilisi
    Tütüm tütüm çekilen
    Aslında yürekten içilen
    Bir can emiciydi.
    Tüm tiryakiler gibi
    Ondan can bulma umuduyla
    Canını ona verdi.

    Süleyman Sönmez 07 Haziran 2005 

    NE YAPTIN EROS! / Şiir

    NE YAPTIN EROS!

    Eros bugün sözüm sana!
    Her insana bir ok atar,
    Aşka boğarsın onu.
    Afacan gözlerinle güler
    Kanatlarınla coşarsın.

    İtirazım yok bunlara
    Ama ne yaptın öyle sen?
    Ne yaptın?

    Ok takmadan çektin yayını
    Ok takmadan vurdun yüreğimi, kalbimi

    Bedenim sarsıldı, gözlerim şaşkın.
    Her yöne Aşk'la baktım.
    Truva'da Aşil'in topuğunu vuran oktan beri
    En garip oktu bu.

    O olmayan okla,
    Her şey demek olan
    Pante'ye vuruldum.

     

    Süleyman Sönmez

    BEDEN SÜRÜCÜLERİ / Şiir

    BEDEN SÜRÜCÜLERİ

    Bugün şaştım
    Aksime,
    Aynada görünen kendime,
    Kendim dediğime,
    Bedenime,
    Kapılarım dediğim
    Gözlerime.
    Ve şaşkın sordum kendime
    Göremediğime.
    Kimim ben diye.

    Ey beden sürücüsü!
    Söyle kimim ben?
    Ey bu canlıyı idare eden
    Söyle, dedim
    Sahip çıkayım mı bu gözlere?
    Dudaklara,
    Arzuya ve eşkoşmaya,
    Söyle ey dilberlerin ruhunu ateşleyen
    Asıl sevgili
    Söyle kalpleri attıran güneş
    Ey kayıplarda bulunan
    Ey bakıldığında kör olunan.

    Sessizlikle aldım yanıtımı.
    Ben gittim
    Aksi kaldı aynada
    O güzel beden sürücüsünün.

    AŞIKLAR NEREDE? /Şiir

    AŞIKLAR NEREDE?

    Ah duydun mu ?
    Duydun mu aşıkları çalıp götüreni!
    Kayboldular,
    Bu gün bir teki bile kalmadı dünyada.
    Bize kaldı koca, koskoca dünya
    Bize, sevmeyi bilmeyenlere.

    Ah! Duydun mu, dostum?
    Duydun mu?
    Kayboldular sırda,
    Yitti gittiler.
    Gölgelerinin düştüğü yerler bile ağlıyor onlar için
    Yanlarında götürdüler şiiri, gözyaşını, kalp acısını
    ve dünyaya yanan gözleri

    O görkemli,
    O sessiz,
    O fısıltı gibi gizlenmiş
    Sarsmaktaydı ya aşkı evreni
    Titrettikçe titretmekteydi ya
    Canları ve yaşamları.
    İşte O'na gittiler.
    Artlarında sesleri ve şarkıları kaldı
    Biz körlere, sağırlara.

    MELEK GÖZLÜ / Şiir

    MELEK GÖZLÜ

    Gök yüzlü,  arş kanatlıların
    Işıktandır gözleri meleklerin.
    İndiklerinde Arzın toprağına
    Sevinç duyar bu misafirden dünya
    Yeşerir bastıkları yer.
    Parıldar ta içleri gözbebeklerinin
    Baktıkları yeri güzelliğe katarlar.
    Ve gördükleri hiçbir şey
    Ne çirkindir ne eksik.

    Oysa şeytanın gözleri yoktur
    Kaybolmuştur, aynı ruhu gibi
    Kör değildir şeytan
    Gözsüzdür.
    Gözü olsaydı,
    Karşı çıkar mıydı o güzelliğe?
    Nutku tutulur, nefesi kesilirdi
    Evrenin doğduğu yere
    Bin kez aşkla ölür,
    “Ben, ben, ben” demez
    Başkaldırmaz sadık kalırdı

    O yüzden şeytan resmedenler
    Çizmezler gözlerini.
    Oysa bin yıllardır
    Gözleri olsun ister şeytanlar
    İnsanları aldatarak çağırırlar,
    Aldananların gözlerinde görürsün onları.
    O sahip olma hırsını
    Aldanmışlığın kayıtsızlığını
    Her şeyden yüksek hissetmenin kibrini
    Yalancı gülüşleri
    Ve sevginin yokluğunu
    Melek görenlerse çizemezler
    Gözlerini alan ışıktan bakışlarını alamazlar.
    Bunun için dünya kaybolur
    Melekleri görenlerin gözlerinde. 

    Süleyman Sönmez 27 Mayıs 2005

    DÜŞÜNCE YİYEN!

    DÜŞÜNCE YİYEN!

    Aklımdan ne zaman bir fikir geçse,
    Düşünce yiyen yutar onu.

    Ne zaman "ben" desem,
    Ne zaman "sen" desem,
    Düşünce yutan atılır,
    Parçalar onu.

    Düşünce yiyene baktığımda,
    Gözlerim bir şey görmez,
    Kulaklarım bir şey işitmez,
    Düşünce yiyen düşünmemi bekler,
    Ben düşünürüm o beslenir.
    "Ben" derim o beslenir.

    Düşünce yiyen susmamı istemez.

    Ta ilkel çağlardan beri
    İnsan aklıyla beslenir.

    Süleyman Sönmez

    GÖĞE UÇAN İKARUS / Şiir

    GÖĞE UÇAN İKARUS

    Tuttu aşık oldu göğe
    Gökte süzülenlere
    Doğuştan kanatlılara
    Yerde doğmamışlara
    İkarus.

    Topladı onlardan tüyler
    Topladı onlardan irfanlar, sözler
    Yamadı bir tel kafese
    İhtişamlı bir kuş oldu.
    Görenleri hayran bıraktı.
    Göktekilerle karıştırdılar onu.
    Sonra kendisi de inandı
    Saftı çünkü.
    Kibirliydi ve cahildi.
    Ama daha çok aşkı
    Örtmüştü gözlerini.

    Ne göktekileri dinledi.
    Ne yerdekileri.
    Süslü kanatlarıyla
    Başladı kanat çırpmaya.

    Uçtu gökyüzüne
    En şüpheciler bile ağladılar
    Onu görünce
    "Aramızdaki gök evladıymış
    Tanıyamamışız" dediler.

    Ve o kanatlarını çırptı.
    Doğuştan kanatlıların
    Kırk kanatlıların
    Rengarenk kanatlıların
    Düşten kentine.

    Güneş parladı kollarında
    Yüzünde.
    Gökyüzü nasıl berrak,
    Dünya nasıl da küçük,
    Nasıl da büyük her yönde.
    Rüzgar nasıl da şarkı söylüyor kulaklarında.

    Sevinçten ağlıyordu İkarus
    Göklerde süzülenlere gidecek olan
    İlk temsilcimiz.

    Sonra, aslında sonrası acı bir öykü.
    Güneş eritti kanatlarının balmumunu
    Bu vurgun aşığın.
    Ayrıldı, uçtu, savruldu
    Bin kanatlının tüyleri, bilgelikleri.
    Kalakaldı çıplak,
    En başta olduğu gibi insan.

    Göğe uçan İkarus.
    Denize düştü.
    Mitoloji anlatmaz sonrasını.
    Öldü der İkarus.
    Ölür mü bir an bile göklere misafir olan?
    Ölüm toprağın çocuklarınadır.
    İkarus ölmedi o gün.
    Başka bir diyara gitti.
    Başı hep yerde
    Göğü görmeden yaşadı uzun süre
    Geçti beninden, geçti kendinden, geçti arzularından,
    Kimse bilmez, tanımaz oldu onu.
    Bir gece gökkanatlılardan biri,
    Bir çift kanatla indi yere
    İkarus'un sırtına kanatlarını eklemeye.
    Ağladı İkarus sessizce.
    Hiçbir insanın göremediği kanatlarıyla yaşadı bir süre.
    Düşlerinde gitti ve geldi.
    Mavi Kanatlı Meleklerin
    Şehri'ne.

    BALIKÇI / şiiir

    BALIKÇI

    Bugün bir balıkçı balık tuttu.
    Aslında toprakla hava, denizden çıkardılar.
    Kendilerine katmak için eti, kemiği;

    Bugün pazarda satıldı.
    Evde pişti, yenildi.
    Bazısı atık , bazısı can oldu.
    O olduuu, bu olduuu.

    Balık toprak oldu, deniz toprak oldu.
    Balıkçı balık mı tuttu, denizi mi?
    Yoksa toprağın nasibini mi?


    Süleyman SÖNMEZ
    14 Temmuz 2004

     

    AYA GİDEN GÜNEBAKAN

    AYA GİDEN GÜNEBAKAN

    Bir gün bir mekikle havalandı
    Bilimsel bir deney için Ayçiçeği,
    Günebakan da derler ya
    Hep güneşi izlediği için,
    Yüzü hep güneşe döndüğü için...

    Şaşırdı uzayda yönleri
    Döndükçe kapsül kâh o yana,
    Kâh bu yana
    Güneş kaldı bir o yanda
    Bir bu yanda.
    Sonunda geldiler.
    Girdiler Ay'ın yörüngesine.
    İndiler Ay yüzeyine.

    Bir yaşam destek ünitesiyle
    Gömdüler Ay toprağına  onu.
    Sonra garip bir şey oldu.
    Yavaşça dünyaya döndü günebakan,
    Mavi annesine.
    Dünya döndükçe
    O da döndü ağır ağır.

    Ay roketi ayrıldığında
    Yapayalnız uzayda,
    Ayın pudra toprağında kaldı
    Ayçiçeği, döktü ayçekirdeklerini
    Ayın kuru toprağına
    Evrenin ilk dünyabakanı oldu.

    Süleyman Sönmez

    KUSURSUZ ÇEMBER

    KUSURSUZ ÇEMBER

    Eskiden bir Usta
    Duvara çizermiş resimler.
    Bir gün bir adam
    Ismarlamış ona
    Güzel, kusursuz bir çember
    En ufak bir hatası
    El oynaması olmayan.

    "Hay! Hay!" demiş büyük usta.
    Başlamış çizmeye.
    İpler, gönyeler, pergeller
    Ölçümlerle yapmış çemberi
    Mükemmel kusursuz
    Eli titremeyen eserini.

    Sonra, gün gelmiş teslime
    Ev sahibi hiç beğenmemiş çemberi
    "Kusurlu bu, kusurlu" demiş
    Söylememiş kusurunu
    Gururu incinmiş sanatçının
    "Eyvah!" demiş "Ben ne yaptım?"

    Yemek içmek aklına gelmeden
    Yeniden başlamış tüm hüneriyle
    Çizmeye çemberi
    Uyumadan, dinlenmeden
    Tüm gücüyle.
    Ertesi gün göstermiş yeni eserini
    Evin sahibine
    Zor beğenir müşteriye.

    Ümitsizmiş durum
    Sallamış başını adam.
    "Hala kusurlu bu çember"
    "Hala fazlalıkları eksiklikleri var"
    Usta cesaret edip sormuş.
    "Nedir? Nedir kusuru?"
    Adam cevaplamış
    "Sen varsın bu çemberde,
    Senin aklın, duyguların var
    Bu çember senin yansıman,
    Oysa ben senden kusursuz bir çember istedim"

    Usta başını eğmiş
    "Ben kusurlu bir insanım,
    İstediğini yapamam,
    Birinin yapabileceğine de inanamam"
    Biliyormuş bu sözün aslında
    Sanatıyla, ününün sonu olduğunu

    Utançla dolarak
    Malzemelerini toplamaya başlamış.
    Bu haline acımış evin sahibi.
    "Sanatında çok iyisin
    Ama ruhunu da eğitmelisin
    Eskiden bir ustanın
    Kusursuz çemberi çizebildiği söylenirdi.
    Han dağında yaşarmış."

    Böylece duvarları boyayan,
    Hiçbir söz etmeden ayrılmış ve
    Han Dağına gitmiş.
    Sessizlik orucundaymış.
    Üzüntüsü nedeniyle kimseyle konuşmamış.
    Derin derin düşünmüş dinlemiş dünyayı.
    Günler aylar boyu sürmüş yolculuğu.
    En sonunda Han Dağı'na varınca nefesi kesilmiş.
    Onlarca metre çapında devasa bir çember dağın tüm yüzüne kazınmış
    Tüm araziye uçuruma kayaya bitkiye rağmen bulunduğu yerden
    Kusursuz görünen bir çembermiş.
    Tüm dağla birleşen çemberi yapan insanın kusursuzluğu öyle güçlüymüş ki.
    O çemberi görmek
    Ruhunu parçalamış
    Kusursuzluğu ruhuna işlemiş.

    Derin bir sessizlik gelmiş aklına
    Dönmüş ve geldiği kente yol almış.

    Gecenin bir yarısında
    Yarasaları kör eden bir karanlık
    Çökmüşken yeryüzüne
    Gözleri kapalı
    Çizmiş kusursuz çemberi
    Tek seferde müşterisinin evine.


    Zen Ustalarına ithaf edilmiştir.

     

    Süleyman SÖNMEZ

    ZAMAN DÜŞÜRDÜ MASKELERİ

    ZAMAN DÜŞÜRDÜ MASKELERİ

    Zaman düşürdü maskeleri.
    Zaman çıkardı
    Yüreklerdeki hakikati.
    "Ayrılın" dedi İsrafil sesliler.
    "Ayrılın bin bedenlilerle, yüz bedenliler"

    Ayrıldık.


    Topraklara, yurtlara, zamanlara
    Bıraktığımız bedenlerin
    Tüm aşkıyla.

    Işık oldu yeryüzü.
    Toz duman kalktı.
    Tenler ışık doldu.

    Gözler aynı aşkla doldu.
    Bin yüzü olduk,
    Bin sesi olduk.
    O aynı sevgilinin.

    YAŞA, Yaşa, yaşa...

    YAŞA, Yaşa, yaşa...

    Bizler ölecek insanlarız
    Ölümsüzler arasında
    Ölümsüzler konuşmaz
    İnanmazlar bizzat öleceklerine.

    Zamanımız kısa, yapacaklarımız çok
    Buna rağmen dostum,
    Koşarken bile
    Uzanır tutarız elinden
    Bir yaşlının, bir çocuğun
    Yolda kalmışın ve ağlayanın
    Geçen yalnız bizim değil onun zamanı olsa da
    Oturur izleriz bir güneş batışını herşeyimizi vererek
    Ve koklarız ağlayarak nefis bir çiçeğin açışını
    Yağmurun akışını
    O zaman güleriz Tanrı'ya
    İstersen şimdi al deriz yeterince güzellik verdin bana
    Gülümser hayatla bize O'da, yaşa, yaşa, yaşa.

    Bir kelebeğin ömrü benimkinden uzun olmasın
    Bir kartalın göğü benimkinden geniş olmasın
    Yoksa boşa geldim boşa gittim bu cihanda
    Ruhumla hayatın karşısına çıplak dikilmedikten sonra

    52. Şiir

    52. ŞİİR

    Seni nasıl görmedim bunca yıl?
    Nasıl titremedi dizlerim
    Bir ateş karşısında oturmuş
    Kardan bir kalbim vardı oysa
    Billurdandı içtiğim sevginin
    Candan bardakları.

    Oysa gözlerinin gülüşü yetmez miydi
    Bulmaya o sonsuz sevgiyi?
    Tanrı sırrı sakladı hem de
    En yakınıma.

    Ah! Kör gözlerim
    Ah! Sağır kulaklarım
    Ah! Aptal aklım.
    Ve şaşkınlığımın doğruluğu
    Gösteriyor sözlerimin haklılığını.

    Bir hazine ki her gittiğim yere taşıdım onu.
    Hatta sordum elemle o gözlere
    Sevgiyi, ışığı
    Sordum bilgeliğin en derinliğini.

    Tanrı sakladı sırrı en yakınıma
    Bizzat canımdan olana.
    Dönüpte bakmadığıma.

    Şimdi sessiz bir huşu
    Yeni gözler geldi
    Aklımın kafesine
    Bir durdu, bir duruldu
    Hırçın ruhumun arayışları
    Ve yüreğim limana yanaşan bir gemide
    Uzaktan esiyor kırlardan, tarlalardan
    Güzel kokuları geliyor yaseminlerin.

    HAYKIRIŞ / Şiir

    HAYKIRIŞ

    Ağzını açtı sonsuzluk,
    Döküldü evren dudaklarından
    Sonra geriye kaldı boşluk
    Böylece kapattı dudaklarını sonsuzluk
    Dışarda kaldı evren,
    İçerde kaldı boşluk

    O gün bugündür
    Sonsuzluk boşluğu saklar
    Kapalı dudaklarının ardında
    Ve haykırışın içinden
    Çıkar ışık kalpli sevdalılar
    Dudaklara yalvarırlar
    Sükutun diliyle konuşup
    Açılmaz dudaklardan geçip
    Görülmez olanda görünmez olmak için

    Haykırış ise sürer,
    Sürer gider
    Nefes nefes, dalga dalga
    Göklerde ve yerlerde.
    Aşkla kavuşmanın vuslatıyla.

    Süleyman Sönmez

    Sonsuzluk

    SONSUZLUK

    Bir zerre , bir kum tanesiyim
    Aşkın sonsuzluğunda,
    Bir gülüş , bir bakış, bir heves
    Bir kaybolup, bir beliren yüzlerden biriyim
    Hayat sahnesinde
    Ben neyim kimim?
    Güneşler bile yaşayıp ölürken ,
    Zamanları , ömürleri yutup doğuran
    Sonsuzluğun çocuğuyum...

    Ben annemim sütünü
    Gözlerim kapalı yudumladım.
    Bu gün uyurken yastığımı sessizlik bildim
    Yorganım "düşünmeden görmek" dünyayı.
    ve sessizlik koca bir kapı, bozkır bir çölün içinde
    Kapıyı açıyorum.
    Annemin yüzünü tekrar görmek için...

    Akrostiş Şiir

    Sadece duyan kulaklar için
    Üstünde altından oymalar olan
    Ladin ağaçlarıyla
    Elma dallarından
    Yapılma lir çalındı.
    Mavi gök titreşti.
    Asık suratları güldü
    Naçar insanların

    Sonra bir fısıltı ile
    Ölümsüzlerin adları geldi
    Ne desin kahinler bu güne ?
    Meğer evrenin doğumu
    Ezeli bir rüya imiş.
    Zamanın içinde yokolup eriyip gittiği.