Süleyman's profileEski - site - kapatılmış...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    YENİ BİR GÖZLE FUTBOL NEDİR? / SOSYO-PSİKOLOJİK BİR TAHLİL

    YENİ BİR GÖZLE FUTBOL NEDİR? / SOSYO-PSİKOLOJİK BİR TAHLİL

    İlk
    olarak insanlar bir topla oyun oynuyorlar. Top kaleye girince patlamıyor, yada topa vururken rakip öldürülmüyor. Tanımlı kurallar arasında bunlar yok. Demekki hedef oyun oynamak.

    İkincisi diğer oynamayan insanlar bir bütünlük bilinci oluşturuyor. Bu bütünlük bilinci katı ve kendisini oynayan bireylerle özdeşleştiriyor. Böylece başarısı onların başarısına bağlı oluyor

    Üç her grup diğer grubun temsilcisi olan takıma öfke duyuyor. Çünkü kendisinin sahaya inme şansı yok. Çok aşırı edilgen bir konumda oturup izlemesi isteniyor. Bir de bağırması/tezahurat yapması. Oysa o bedenini yansıttığı için aslında koşması topa vurması, çalım atması gerekiyor. Bu tıpkı bilgisayar oyunu oynarken bir rakipten hem tuşlara basarak, hem kafamızı istemeden çekerek kaçmamız gibi.

    Dört insanlar çağlardan beri toplumsal öfkeyi, kurbanlarını, gladyatörlerini sahalarda çarpıştırarak akıtmış, toplumsal bilinçaltı böyle rahatlatılmış.

    Beş artık eskiden olduğu gibi savaşlar yok. Oysa doğada çok güçlü bir türler ve alanlar savaşı var. Genler bizi mücadeleye itiyor. Bir türün alt bölümleri bile alan mücadelesi yapıyor. Böylece günümüzün modern savaş alanları futbol sahalarına dönüşüyor.

    Altı Futbolda objektif ölçeklendirme ve karar verme mekanizması yok. Birden fazla hakeme bölünmüş olan karar mekanizması olağanüstü yoruma açık ve bir itiraz makamı ya da üst mahkemeyle düzeltilen bir durum yok en fazla maç tekrarlanabilir.

    Yedi Futbolda atılan gol miktarı basketbol gibi çok değil veya tenis gibi süratli değil. Bunun sonucunda aşırı bir gerilim oluşuyor ve bu gerilimin boşalma noktalarının sınırlı olması saha dışında patlamalar yaratıyor.

    Sekiz insanların başka problemleri var. Aslında hayat problemlerini boşaltmak için yüksek ülküleri kullanıyorlar. Prensip olarak şiddetin tüm türevleri nefsi-müdafaa, vatan savunması gibi mecburi haller dışında aslında dikkatsizlik ve bastırılmış duyguların bir düdüklü tencere gibi patlamasından oluşuyor.

    Dokuz İsviçre örneğinde olduğu gibi misafir olanın azınlık olduğu ve ciddi baskı altında olduğu konumlarda evsahibi; herçeşit güvenliği ve konukseverliği bizzat kendi insanına karşı olması gerekse de uygulamalıdır. Yani hem İsviçre hem Türkiye bunu yapmalıdır. Dolayısıyla. Önemli bir hata çıkıyor. Milli maçlar her iki ülkenin topraklarında oynanmamalıdır. Ancak bu şekilde sportmen bir yaklaşım olabilir. Taraftarların 3. ülkeye gitmesi kolay ve ucuz olmalıdır.

    On Ülkenin insanları toplumsal motiflerle örtülür. Örneğin Dünya Kupasında ilginç bir olay olmuştu. Davulcu büyücüler getirilmiş ve saha kenarında büyü yapıyordu. Brezilya mıydı? Takımı hatırlamıyorum ama olayı hatırlıyorum. Onlar büyü yaparlarken işe yarar mı yaramaz mı bilmem önemli olan bir çok insandan "Ben de dua ettim onlar büyü yaptıkları sırada" sözünü işittim ve aslında binlerce insanın dua ettiğini farkettim.
    Aynı şekilde bu maçta ki motifler iki toplumu çok irite eden kışkırtan iki motif. Nedir onlar, bayraklar. İkisi de kırmızı beyaz. Ancak her ikisi de iki dinin en güçlü sembolü. Bilinçaltları aslında güçlü bir şekilde bunu daha derinden algıladı ve iş bir oyun olmaktan çıktı. Sanırım bunu bir çok kişi gözden kaçırıyor.

    Onbir Futbolda taktik kararlar hakkında herkes ve her izleyici konuşup değerlendirme yapabiliyor. Belki de gelişen teknoloji ile birlikte karar alınması ve teknik direktöre kalmadan kararın verilmesi gerekiyor.

    Oniki Futbolcuların psikolojisinde dış dünya algısı belirleyici oluyor üstlerinde binlerce insanın bedensel baskısı ve milyonlarca insanın psikolojik baskısı var. Çok ciddi bir duvar örmeleri gerekiyor. Bu duvarsa enerji harcatıyor. Büyük bir enerji kaygı ve korkuyu durdurmaya harcanıyor. Gerekli psikolojik değişimler uygulanabilirse oyunun kalitesi ve yapısı olağansütü değişecektir.

    Onüç Futbol çok ciddi bir ekonomik sahadır. Biz, ülke, takım, taktik derdindeyken büyük karar vericiler için aslında taşkın olayların olmasının getirisi ve reytingi hesaplanır. Dolayısıyla işin içinde çok ciddi planların dönmesi, maç izletme haklarının paylaşılması ve buna dayalı pazarın hareketlenmesi daha fazla anlatmak istemediğim ama sizin düşününce çok şey göreceğiniz bir alan oluşturu.

    Ondört Futbolun spor olarak algılanmasındaki en büyük etken -Google Earth ile şehirlerimize bakacak olursanız- çok az yeşil saha, çok az oynama imkanı ve tesis bulunması, artı olarak diğer sporların futbol kadar güçlü olmaması. En bariz örnek yüzme havuzlarının yurtdışında neredeyse her mahallede olmasına karşın bizde tek tük olması, koşu alanlarının sadece sahillerde o da yeni yeni yapılmaya başlaması gibi.

    Onbeş Futbol ayakla oynanan bir oyun (kalecileri nispeten saymazsak) dolayısıyla beyin için ele göre daha kompleks bir dikkat gerektiriyor. Kişiler profesyonel olsa bile bu böyle. Bir penaltıyı kaçırmaları normal geliyor ama bir basketçinin potayı ıskalaması çoğu kişi için daha anlaşılmaz. Dolayısıyla ayakla oynanan bir spor. Gündelik hayatta insan ayakla bir şeye vuruyorsa onu tekmeliyordur. Yani? Tekmelemek uç bir harekettir. Dikkat edin taşkınlıkların çoğunda tekme atılıyor. Hatta saha dışında da. Tesadüf mü? Sanmam.

    Onaltı Yine de zevkli ve fairplay/centilmenlik kurallarıyla oynanan bir futbol maçını izlemek olağanüstüdür. Hele hele, her bir ülkenin bedensel, taktiksel farklarını görmek ve oyunun yorumlanış farklarını izlemek gerçekten güzeldir.
     
    NOT: Shaolin Soccer Adlı uzakdoğu komedi filmini izleminizi şiddetle !!! tavsiye ederim. Hem çok gülecek hem de futbolu yeniden başka bir gözle görmenizi sağlayacak.
     
     

    IBAN / Yeni Avrupa Birliği Bankacılık Hesap Numarası Standardı

    * AŞAĞIDAKİ YAZI İŞ BANKASI WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR.
       IBAN'ı okumanız ekonomik olarak işinize yarayacaktır.

     

    "IBAN, para transferlerinin yanlış hesap numarası ile yapılmasını önlemek amacıyla ilk olarak Avrupa Birliği ülkelerinde ortaya çıkmış bir hesap numarası standardıdır.

    Her ülkenin ve her bankanın hesap numaralarının uzunlukları ve biçimleri farklı olduğundan, bir başka bankadaki bir hesaba para transferi yapmak için bankalara başvuran müşteriler yanlış hesap numarası kullandıklarında, karşı bankada paranın aktarılacağı doğru adres bulunamamakta; havale göndericiye geri dönmektedir. Bankalarda zaman ve iş gücü kaybına neden olan bu durumlarda, aktarılacak paranın doğru adresini bulmak için alıcı bankada birçok işlem yapıldığından, göndericiden ek masraflar tahsil edilmektedir.

    Söz konusu olumsuzlukların önlenmesi için Avrupa Birliğindeki tüm ülkelerinin para transferlerinde ortak bir hesap numarası standardı kullanması Avrupa Birliği düzenlemeleri ile sağlanmıştır. IBAN- International Bank Account Number (Uluslararası Banka Hesap Numarası) adı verilen bu hesap numarası standardı, para transferlerindeki bu olumsuzlukları önleyecek özelliklere sahiptir:

    • Avrupa Birliği Standardı çerçevesinde en fazla 34 basamak uzunluğunda olan IBAN’ın ilk iki hanesi, tüm ülkelerde standart olmak üzere ait olduğu hesabın ülke kodunu ve iki haneli kontrol rakamını içermektedir. Kontrol rakamları, IBAN’ın içerisinde bulunan diğer rakamlar üzerinde bir takım hesaplamalar yapılarak ulaşılabilen rakamlardır. Bu hesaplamalar standart ve herkesçe bilinen bir yöntem ile yapılmaktadır ve IBAN kullanan bütün ülkeler kontrol basamaklarını bu hesaplama standardına uygun şekilde hesaplamaktadır. Bu nedenle, IBAN’ın içerisindeki basamaklardan biri veya fazlası yanlış veya eksik yazılırsa, yukarıda sözü edilen standart hesaplama yapıldığında IBAN’ın içerisindeki kontrol rakamından farklı bir rakama ulaşılacak ve IBAN’ın yanlış olduğu anlaşılacaktır
    • 34 basamak uzunluğunu aşmamak ve ilk 4 hanede ülke kodu ile kontrol basamaklarını içermek koşulu ile her ülke kendisine ait IBAN’ların basamak sayısı ve biçimini gösteren ülke IBAN standardını serbestçe belirleyebilmektedir. Ülkeler, belirledikleri IBAN basamak sayısı ve biçimini IBAN kullanan diğer ülkelere duyurmaktadır. Bu sayede, her ülke diğer bir ülkeye ait IBAN’ın uzunluğunu da kontrol edebilmektedir.

    Bu özellikleri sayesinde IBAN, para transferi talebi gönderici bankaya ulaştığında alıcı bankaya transfer mesajını göndermeden kendi içerisindeki özel ve standart hesaplama yöntemi ile kontrol edilebilmekte ve yanlış bir IBAN ile yapılmak istenen para transferi başlamadan engellenmiş olmaktadır.

    IBAN, var olan hesap numaralarının yok edilmesini ya da bu numaraların para transferinde kullanılmamasını gerektirmemektedir. Uygulamada para transferine konu olan her hesabın numarasının yanı sıra bu hesaba bir de IBAN üretilmektedir. Para transferlerinde IBAN’ın kullanılması durumunda yukarıda sözü edilen avantajlar elde edilmektedir. Ancak –IBAN kullanımının zorunlu tutulduğu ülkelerin dışındaki- müşteriler istedikleri takdirde IBAN kullanmaksızın mevcut hesap numarası ile para transferi yapabilirler.

    IBAN, sağladığı bu tür faydalar nedeniyle Avrupa Birliği ülkelerinin yanı sıra diğer bazı ülkeler tarafından da kabul görmüştür ve uygulanmaktadır. Bazı ülkeler, IBAN’ı yurtiçi para transferi işlemlerinde de kullanmaya karar vermişler; bazı ülkeler de aralarındaki ve kendi sınırları dahilindeki para transferleri için IBAN kullanımını zorunlu hale getirmişlerdir. "

    * İş Bankası sayfasından alınmıştır. Devamı için lüfen tıklayın.

    http://www.isbank.com.tr/iban/iban-icerik.html

    M.Kemal komutan, lider, öğretmen, bilim adamı, edebiyatçı, çiftçi, milletvekili, cumhurbaşkanı ve tüm kimlilklerinin ardında Türk Ulusu'nun kurtuluş umudunun somutlaşmış bedeni,

    Mustafa Kemal, komutan, lider, öğretmen, bilim adamı, edebiyatçı, çiftçi, milletvekili, cumhurbaşkanı ve tüm kimliklerinin ardında Türk Ulusu'nun kurtuluş umudunun somutlaşmış bedeni
     
    Bir insan eşsiz bir becerinin, sadakatin, azmin ve çalışmanın sembolü olabilir. Elbette geniş bir kadrosu, ordusu, memurları ve tüm vatandaşları ile yola çıkmıştır.
     
    Ama güzel olan o ki -bunu sadece bazı ülkelere gittiğinizde anlarsınız- koca bir ülkenin değişimini bazen teşvikle, bazen iknayla bazen zorla sağlamak ancak böyle bir babayiğidin hakkıdır. Ve ancak böyle eşsiz bir insanın annesine "Selam olsun seni doğuran anneye" diyerek seslenilir.
     
    Bir insan nasıl böyle zeki olabilir? Tek bir alanda değil, tüm alanlarda liderlik edebilir ve bunları sabırla, işi ehil kişinin sorumluluğunda sistem kurarak gerçekleştirebilir?
     
    Lütfen yıllardır size öğretilen bir sürü şeyi bırakın ve bir tek gün Atatürk olun ve tüm o şeyleri nasıl yapacağınızı düşünün, savaşı, devrim niteliğinde gelişmeleri, kültürel, iktisadi kongreleri, milletvekilliğini...
     
    Sonra dönüp o sakin huzurlu, derin ve kendinden emin gözleri sessizce izleyin.
     
     
     
    Teşekkür ederim. Yaptıkların için. Rahat uyu.
     
    "Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin; hiç kimseyi aldatmayacaksın. Ülke için gerçek amaç ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin.
    Herkes senin aleyhinde bulunacaktır; herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna karşı direneceksin. Önüne sonsuz engeller de yığacaklardır.
    Kendini büyük değil, küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse bunu söyleyenlere güleceksin.
                                                                          Mustafa Kemal ATATÜRK "
     
     
     







    Alçakgönüllülük / Bir Gül / Büyük Sayılar Kanunu ve İstatistik

    "Bir gül bir gül değildir, çünkü onun varoluşunda tüm evren görev almıştır. Su, güneş, hava, bakım ve toprağın binbir minerali ve özü ile varolur. Bu yüzden bir gül, bir gül değildir. Çünkü onlar olmadan gül yoktur."  Gülün Adı / Ortaçağ felsefesi
     
    Bir arkadaşım sordu. "Alçakgönüllülük gerekli midir? Toplum bunu istiyor. Herhangi bir başarısını anlatınca üstüne gelip kendiyle övünüyor diyorlar. Böylece herkes alçakgönüllülük rolü oynuyor. Böyle bir alçakgönüllülük gerekli mi?"
     
    Cidden, bir soru karşınıza gelince düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Belli bir yaşa geldiğinizde çoğunlukla karakterinizin oturmuş, cevaplarınızın da hazır olması gerektiği düşünülüyor. Oysa bu doğru değil. İnsan öğrenen canlıdır. Bu soruyla öğrendim ve öğreniyorum.
     
    Farkettim ki insanların çoğu cidden bir konuda üstünse, başarılı ise, ya ezerek karizma ve ulaşılmazlık havasıyla göklerde bir yerde görüyor kendini ve bu ona çok doğal geliyor.
    Biraz daha ticari satış zekası varsa bunun tek başına itici olduğunu anlayıp işte canlı yayınlarda ağlıyor, "Ben de fakirdim, inanın benim de yok, aslında çok görünüyor ama değil" gibi, vs vs. alçakgönüllülük rolü yapıyor.
     
    Peki gerçekte alçakgönüllülük nedir?
    Bence bir duygudan ziyade saf ve gerçekçi bir gözlem halidir. Çünkü yalnızca çarpıtmadan kendisine bakabilen insan aklı, kırılgan ve ölümlü olduğunu görür.
    Varlığı kendi kontrolünde olmayan organlar sisteminin ve beyinsel işlevlerin sağlıklı yürümesine, dış dünyadaki olasılıklar zincirinde büyük sayılar kanununa göre, çan eğrisinde başına kaza, ölüm, sakatlık gelmemesine bağlıdır.
    İstatistik bilimi der ki insanların bir kısmı neyi ölçüyorsanız mutlaka o konuda en iyi, bir kısmı orta, diğer kısım kötü olmalıdır. Bu çan eğrisi ile gösterilir. Ve insan bu eğride nerede olacağını her olay için belirleyemez.
     
    Böylece net bir şekilde görülür ki insan sahip olduğu herşeyi diğerlerinden elde eder. Kendisi elde ettiklerini yöneten, yönlendirendir. Ama evrenden bağımsız ve tek başına bir yapısı yoktur. Dolayısıyla her şeyi kullanmakta ve olan biteni gözlemektedir.
     
    Söyler misiniz bana? Böylesine yoğun bir destekle her an olasılıklar zincirinde düşeş atarak, her seferinde araba çarpmaması, attığı basketin girmesi, aniden rüyasında bir formül görmesi, çalışıpta son anda bir aksiliğin çıkmaması sonucu kazanan insan nasıl övünür?
     
    Övünme, dikkatsizliktir. Gerçek anlamda gözlem yetersizliği ve farkındalık eksikliğidir.
    Alçakgönüllülük ise yoktur.
    Bunları gören kişi kendini zorlayıp alçakgönüllü olamaz, zaten öyledir, farklı davranamaz. Alçakgönüllülük diğerleri tarafından gözlendiğinde o kişiye verilen bir sıfattır. Ama emin olun bu bile o kişinin tarafsız bakışını değiştiremez. Başarılarına sevinecek ama olasılık zincirindeki yerini unutmayacaktır.
     

    Eylul 2005'te Google'da En çok Aranan Kelimeler ve Toplum Psikolojisine Giriş

    Google da Eylul 2005'te en çok aranan Türkçe kelimeler:
     
     
      0)   gamze özçelik
      1)   ssk
      2)   meb
      3)   fenerbahçe
      4)   galatasaray
      5)   milliyet
      6)   turkcell
      7)   rüya tabirleri
      8)   sibel kekilli
      9)   hürriyet
    10)   yonja
    11)   fal
    12)   sabah
    13)   burs
    14)   okey
     
    Yukardaki liste tüm toplumun psikolojisini olduğu gibi açığa vurmuyor. Web kullanan entellektüel yapının sosyolojik ihtiyaçlarını ve gelişmişlik düzeyini gösteriyor.
    Türkiye web'ini genelde 12-40 yaş aralığı yaşam biçimiymişçesine yoğun kullanıyor. Daha olgun yaşlar ise  ihtiyaçları için banka, emlak, sigorta, pirim vb.için  araç olarak kullanıyor bir çeşit ikame ürün yani tereyağı yerine margarin gibi. Olmazsa da olur, ama olursa işler kolaylaşır.
     
    Dolayısıyla görüyoruz ki genç nesil bu konularla ilgileniyor. Tek bir cümle edeceğim. Çok yazık.
     
    Diğer ülkelerin aradıklarına baktığımızda çok çeşitli ipuçları elde ediyoruz. Özellikle Hindistan kültürü, İrlanda restarauntları, bir çok ülke wikipedia gibi devasa online ansiklopedileri taramış. Ya da skype gibi online sesli konuşma yazılımlarını.
     
    Yukarıdaki liste bana şunları anlatıyor.
    • Cinsel açıdan aç ve gelişmemiş bir toplum,
    • Spor yapmayan ama taraftarlık için fanatizm boyutuna gelen,
    • Bir gazete web sitesinin www.gazeteadı.com olacağını bilecek kadar temel web bilgisi olmayan,
    • Diğer boş zamanlarında fal bakan, okey oynayan
    • Birilerini tavlamak için veya bulmak için son çara olarak yonja yı kullanan,
    • Milli Eğitim eğitim programları habire değişen ve öğretmenleri yeni sisteme ayak uyduramayan,  daha MEB adresini bilmeyen,
    • SSK sigortası doğru yatmadığı için sürekli kontrol etmesi, emekli yaşı ölünceye dek çalış olduğu için primlerini sürekli hesaplatması gereken, eczanelerde ilaçlarının bir kısmı ödenen bir kısmı muadil ilaçlarla karmaşa yaşatılan
    • Son olarak okumak için çırpınan ama parası olmayan
     
    * Neden şunlar yok? Mars'ın uyduları, senfoni nedir?, tarihle ilgili bir soru, web teknolojileri ile ilgili sorular, üretimle ilgili, bilimle ilgili sorular, edebiyatla ilgili sorular, hatta futbolun daha iyi oynanması için yapılan araştırmalarla ilgili sorular neden yok? Neden ağırlık burada?
     
    Peki, diğer ülkeler nasıl? Aşağıdaki adrese girin ve bakın derim. Böylece dünya insanlığının nereye gittiğini kendi gözlerinizle görün.
     
     

    Aşık Veysel Şatıroğlu

    BENİM SADIK YARİM KARA TOPRAKTIR.
     
    Dost dost diye nicesine sarıldım
    Benim sadık yarim kara topraktır
    Beyhude dolandım boşa yoruldum
    Benim sadık yarim kara topraktır
     
    Nice güzellere bağlandım kaldım
    Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
    Her türlü isteğim topraklan aldım
    Benim sadık yarim kara topraktır
     
    Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
    Yemek verdi ekmek verdi et verdi
    Kazma ile döğmeyince kıt verdi
    Benim sadık yarim kara topraktır
     
    Adem'den bu deme neslim getirdi
    Bana türlü türlü meyve getirdi
    Her gün beni tepesinde götürdü
    Benim sadık yarim kara topraktır
     
    Karnın yardım kazmayınan bel inen
    Yüzün yırttım tırnağınan elinen
    Gene beni karşıladı gülünen
    Benim sadık yarim kara topraktır
     
    İşkence yaptıkça bana gülerdi
    Bunda yalan yoktur herkes de gördü
    Bir çekirdek verdim dört bostan verdi
    Benim sadık yarim kara topraktır
     
    Havaya bakarsam hava alırım
    Toprağa bakarsam dua alırım
    Topraktan ayrılsam nerde kalırım
    Benim sadık yarim kara topraktır
     
    Dileğin var ise iste Allah'tan
    Almak için uzak gitme topraktan
    Cömertlik toprağa verilmiş haktan
    Benim sadık yarim kara topraktır
     
    Hakikat ararsan açık bir nokta
    Allah kula yakın kul da Allah'ta
    Hakkın gizli hazinesi toprakta
    Benim sadık yarim kara topraktır
     
    Bütün kus'rumuzu toprak gizliyor
    Merhem çalıp yaralarım düzlüyor
    Kclun açmış yollarımı gözlüyor
    Benim sadık yarim kara topraktır
     
    Her kim ki olursa bu sırra mazhar
    Dünyaya bırakır ölmez bir eser
    Gün gelir Veysel'i bağrına basar
    Benim sadık yarim kara topraktır.
     
     
    Aşık Veysel  artık yarinin kollarında.
     

    Güneş Enerjisi ile Yeni Dengeler

    Bildiğiniz gibi savaşlar enerji için çıkar, insanlar enerji için çalışır, hayat enerjidir. Enerji maddeye, madde enerjiye dönüşür.
     
    İlk etapta aydınlanma, ısınma, makineleri çalıştırma gibi vazgeçilmez nedenlerle enerjiye ihtiyacımız var. bizim teknolojimiz elektriğe bağlı. Başka ne olabilirdi?  Manyetik alanlar, elektrik motorları, direnç, akım, pil, transformatör, transistör vs. vs.
    Ürettiğimiz her makine içinden akım geçerek çalışır hatta bilgi bilgisayarlarda elektrik akışının anlık frekanslarıyla saklanır. Her çeşit bilgi bir akışa ve elektromanyetik dile çevrilmiştir.
     
    Şimdi bunlar size normal geliyor olabilir ama bana gelmiyor. Mesela güneşten, petrolden, sıcak sudan, nükleer enerjiden elde edilen her çeşit hareket elektrik enerjisine dndürülüyor. Yani akış halindeki elektronlara.
     
    Başka ne olabilirdi? Düşünün ışıkla çalışan ışık motorları, elektrik kullanmadan ışık depolayan ve sonra onu ısı üretmekte direkt olarak molekülleri hızlandırarak güneş gibi ısıtan sistemler ve iletişimde foton akışı, ışık bilgisayarlar diğer adıyla foton bilgisayarlar, artık kablolar yok, elektrik gibi taşınmıyor. Gökten akan ışık hatları. Işıkla tıp, vücut hücreleri ile ışıkla anlaşma ve ışık içinde bilgi saklama daha binlerce teknoloji. Ama elektron akışına dayalı elektrik değil. Belki barbarca bir metot bu elektron koparma salınım haline getirme.
     
    Evet daha zaman var bu fikirlerimin hayata tamamen geçmesine. Şimdilik güneş enerjisine dönelim. Yıllar önce saatlere, walkmanlere, hesap makinelerine takılan güneş pilleri muhteşem bir dönüşle dönerse şaşmayın.
    Daha önce vaat ettiklerini başaramamışlardı. Artık daha ucuza bilgisayar çipleri gibi slikon devreler fotonlardan elektrik akımı üretiyor. Artık daha verimliler. Türkiye gibi 4 mevsim ışık alan ülkelerde her bina kendi elektriğini üretecek. Böylece kazanılan enerji suyun ayrıştırılmasında hidrojen ve oksijen elde edilmesinde kullanılacak.
    Bu hidrojen ve oksijen yeni gelecek olan yakıt hücrelerinde yanmadan elektrik üretecek. Plan bu.
    Bakalım olacak mı?
    Bu konuda yeni bir teknoloji var sır gibi saklanıyor. Ama size söyleyeceğim. Bir nanoteknoloji firması boya içine konan nano hücreler yapıyor. Bu hücreler güneş ışığından elektrik üretiyor. İstenen yzey boyanıyor ve elektrik üretiyor. Düşünün seyahat çantanız, arabanızın dış kaplaması, binanızın dışı tümü enerji üretebilecek.
     
    Online kitap satın almak için:
     
     

    Görmek Nedir?

    Görmek nedir?
     
    Bir yolda yürürken dünyayı görüyorsunuz. Gözlerinize gelen imgelerin somut tanınmamış renk ve ışık bilgileri beynin süzgecinden tanımlanıp adlandırılıp ve şekle sokulup hatta sansürlenip geçiyor.
     
    Sonra bu adlanmış işaretlenmiş görüntüye dünyamız diyoruz.
     
    Oysa ki görmüyoruz. Görme de eksik bir şey yoktur. Sizi gören herkesin gözlemini içeren kendinizin de görüldüğü tam ve bütünsel bir algıdır görme. Sırtınız yüzünüz her yer tam anlamıyla içindedir bu görmenin. Kimilerinin görmesi öyle güçlüdür ki belli bir mesafede düşen toz taneleri bile görmeleri içindedir.
     
    Görme mümkün olduğunda insan varlığı ve canlıların tek katmandan oluşmadığını anlarsınız. Evren üst üste binmiş katmanlardan ve boyutlardan oluşur. Bu bahsettiğim görme gibi üstte pek çok görme katmanı mevcuttur.
     
    Hiç görenle görmeyen bir olur mu?

    Afetler ve Hovercraft

    Amerika'yı ve dünyayı vuran doğa olayları ürkütücü büyüklükte su hareketleri ile bölgelerin ulaşılmaz hale gelmesine yol açıyor. Kara yolları kullanılmadığında botlarla teknelerle ve helikopterlerle bölgeye ulaşılmaya çalışılıyor. Ama bir de tuhaf bir durum var. İnsanlar arasında fırsat kollayan aşağılıklar(!) yağma, tecavüz, gasp için çırpınırken gelen uçan her cisme ateş ediyorlar.
     
    Bir afet bölgesine kara deniz farketmeden en çok malzeme ve insan taşıyarak gidecek olan araç Hovercrafttır. Hava püskürterek yerden yükselen araç için su yada zemin farketmez böylece bir kısmı sularla kaplı bir kısmı toprak olan her zeminde yola devam edebilir.
     
    Afetler için Türkiye'de diğer ülkelerde bu Hovercraftları satın almalı ve afet bölgelerinde kullanmalıdır. Özellikle İstanbul gibi İzmir gibi şehirlerde ve Bulgaristan'dan gelen baraj sularının yarattığı sellerde çok işe yarayacaktır. Askeri güçlerde de hovercraft bolca bulunmalıdır. Olası bir Mamara depreminde bölgeye en hızlı ulaşım bu şekilde olacaktır. 360 derece manevra kabiliyeti, deniz otobüsünü aşan hızı ile gerçekten güçlü bir araç.
     
    http://www.hoverwork.co.uk/video.html   (videolarla hovercraft )

    Öğrenme ve Beyin

    Bir şeyler öğrenmek için harcadığımız bir ömür var. Oysa bilgilerini doğuştan getiren koca bir hayvan dünyası uyanın diye göz kırpıyor.
     
    Yoksa bilgiyi almak zorunda değilmiyiz? Bilgiyi almak için kullandığımız tüm metodoloji, tüm uğraşlar yerine bir kerede bilgi aktarılabilir mi? Ya bisiklet sürme, yazı yazmak gibi motor becerilerine dayalı öğrenme gereksinmelerinde farklı ve son derece hızlı yollar varsa?
     
    Hızlandırılmış eğitim bir hayal değil. Ama bilinçaltını programlamak son derece tehlikeli bir toplumsal silaha dönüştürülebilieceği için asla genele yayılmıyor.
     
    Uykuda öğrenme, hipnozla öğrenme gibi bilincin direncinin en düşük olduğu aklın kapılarının tamamen açık olduğu konumlarda öğrenme hep tartışılıyor.
     
    Bir Arnold Shwarzenegger filminde klonuna hafızasını aktarmak için olağanüstü bir teknoloji kullanmışlardı. Foton demetini gözden gönderdiler. Bu demet göz sinirleri aracılığıyla beynin nöronlarını hızla dolaştı ve tüm nöron sistemini taradı. Geriye çıktığında tüm kanalların haritası vardı ve ışık holografik olarak hafızayla yüklenmişti.
    Klona aynı ışık demeti gözden gönderilince artık onunla ilgili herşeyi biliyordu.
     
    Düşünün! Bilgi nasıl iletilebilir?
     

    Gömlek yaka boyu ve ergonomi

    Takım elbise biliyorsunuz saldırgan erkek türünü sakinleştirmek için bulunmuş bir şeydir. :)
    Lafı uzatmayayım. Boynum biraz kalın. Uzun yıllar spor yaparak güçlendirdiğim için kendime uygun gömlek bulamıyorum. Boyna göre alsam gövde büyük, gövdeye göre alsam boyun sıkar nefes alınmaz.
     
    Yıllardır şans eseri bir gömlek markasında bulursam hemen 3 tane alırım. Gömlek düğmelerim biraz dışa alınır. Terziye versem tam olacak mı bir de düzeltme masrafı diye düşünür dururum.
     
    Bu gün bir mağazada Cotton Bar marka gömleklerde Fit beden gördüm. Bu müthiş. Böylece bedeni boyna göre alıyorsunuz ama gövde vücudunuza tam oturuyor. Oh dedim. Bence fiyatı henüz yüksek ama yeni sezon düşecektir. Düşünce 400 - 500 tane almalı ve bir daha bunu düşünmemeli :)
     

    İstanbul Boğazı Depremle Kapanırsa Ne Olur?

    Eğer Allah korusun bir şekilde Boğaz deniz trafiğine kapanır. Karadeniz ve ya Ege diğer tarafta kalırsa ne olur ? Türkiye'nin jeopolitik önemi ne olur?

    Hayat nasıl değişir? Petrol tankerleri ne yapar? Dünya konsersiyumları biraraya gelip boğazı yeniden açtırmak için devasa borçlarndırmalar(!) ile kredi mi verirler? Bombayla açmayı mı denerler? Gerçekten ne olur?

     

    AY'A NASIL GİTTİK?

    Aya barışla gittik. Neden gezegen üzerindeki her yere barışla gitmiyoruz. Ve Ay'a gittik mi? Bu iki konuda pek çok şey okuyorum. En son izlediğim alternatif belgeseller Ay'a gidiş filmlerinde pek çok teknik hata ve sahte görüntü olduğunu gösteriyor.

    Barışla gitmeyi bırakın yoksa gitmedik mi?


    "Here men from the planet Earth first set foot upon the Moon July 1969, A.D. We came in peace for all mankind."

    http://www.nasa.gov/audience/forkids/home/F_First_Person_on_Moon.html

    Bana Fotonunu Ver :)

    Bilimadamları gösterdi ki bir foton(ışık demetini) iki parçaya ayırırsanız eşleşmiş parçaların biri Çin'de biri Kutup'ta olsa da aynı anda aynı hareketi yapıyor. Nasıl olurda haberleşirler aralarında ışıktan daha hızlı bir bağ olmalı. Neredeyse telepatik bir bağ.

    O yüzden sevdiklerim bir fotonunuzu verin ve bir fotonumu alın. Sevgi anlamak ve paylaşmak demek değil midir? Sevgi bütün olmak değil midir?

    Gül aldım kendime :)

    Bugün önce cep telefonumu taxide unuttum. Sonra aradık adam açmadı. Yüzümüze kapattı defalarca.  Sonunda telefonun gittiğine kani oldum. Önce GSM operatörümü aradım hattı aramaya kapattım. Ama biz arayabiliyoruz telefonu. Sonra Cumhuriyet Savcılığı'na iyi bir uğraşarak dilekçe verdim. Sonuç şu cep telefonunuzun IME numarasını kendinize e-mail atın. Dursun bir yerde bir de nereden alındığını ve tarihini.

    Sonunda dönerken öyle bir sıkılmışım ki bir çiçek satıcısı gördüm. İçimdeki iyiliğe gül almak istedim. Hayatımda ilk kez ne öğretmenlerime, ne anneme ne sevgilime demeden kendime gül aldım. Beyaza yakın yavruağzı şu an bile içimi okşayan yaradılışın en güzel nesnelerinden biri.

    Sonra aldım ve gittim kadının bağrışlarıyla kendime geldim. Para vermemiştim :) Of! Of! Bir güzellik yapayım dedim. Onu bile tam beceremedim. Bugün evden hiç çıkmasam daha karlı olurdum.

    Yine de gülün güzelliğini paylaşıyorum sizlerle. Kara Kule'de ki Stephen King'in anlattığı yüreğimi açan ilahi gül gibi evrenlerin kalbindeki bir gül.  

    El-Radyasyon

    Dünyayı vuran sessiz tehlike. Nesneler radyasyon yayıyor!
    Doğal halde zaten nesneler bir radyasyona sahip. Yarı ömür denilen bir kavramla sürekli tükeniyorlar. Her şey tükenişte ve bozunumda. Ama çevremizi saran cihazlar hızla tükenen maddelerden oluşuyor. İşte şu an bu yazıyı okuduğunuz cihaz bir ölüm makinesi ve EL-RADYASYON örgütüne üye. Dünyanın en tehlikeli cihazları yaşadığımız yerleri çevrelemiş.

    Salonlarımız, mutfaklarımız, ofislerimiz casuslarla ve gizli düşmanlarımızla çevrili. Her an, her dalga boyundan saldırıyorlar bize. Bir kısmı beynimizi alfa ritmine sokuyor, yarı uyku halinde bakıyoruz onlara, bir kısmı ise yorgun düşürüyor, eneji alanımızı darmadağın ediyor.

    El-Radyasyon'a bağımlıyız. Onsuz yaşayamıyoruz. Belli bir doz almak zorundayız. Her gün içmek zorundayız, iyonize havadan soluklarla süslenmiş ışın şerbetlerini ve sarmalıyız manyetik alanların görünmez örümcek ağlarını, bedenimizin çevresine. Onlar bizi sarıp ninnilerle uyuturken yavaş yavaş çok önemli bir şeyler yaptığımızı düşünmeli. Asla sessizce oturmamalı asla dünyayı izlememeli, bir ağaca sarılmamalı bir bebekle yuvarlanmamalıyız. Bir şeyler yapmalıyız. Duramayız. Durursak El-radyasyonun tatlı kollarıyla sardığı uykusundan uyanabiliriz.

    http://www.yankee.com/license_radiation.html


     

    www.gunesintamicinde.com 'a taşındık :)

     

    Nasrettin Hoca ve Zen

    Bilir misiniz Zen'i ? Uzakdoğunun en gizemli fakat bir o kadar da matrak felsefelerinden biridir.

    http://www.mihrace.net/?zen adresinde anlatmıştım. Şimdi Zen'in engin hakikate espritüel ve Koanlarla yaklaşması üslup olarak Nasrettin Hoca'nın fıkralarını nasıl da çağrıştırıyor? Dine, yaşama, ölüme bakışı. En korkunç olaylara, hırsızlara, üçkağıtçılara verdiği cevaplar nasıl da çarpıcıdır. Koca bir göle maya çalması kadar, karısının ölümünü küçük kıyamet, kendi ölümünü büyük kıyamet olarak görmesi, eşeğiyle dağda konuşmaları, fil için Timur'a gidişi, Azraille pazarlıkları, her biri eşsiz bir görmenin izlerini taşır. Dünyanın merkezinin bulunduğu konum olduğunu iddia edecek kadar zeki, bilginin her şey demek olmadığını kanıtlayacak kadar paradoksaldır.

    Bence Nasrettin Hoca bir Türk Zen Ustası'dır
    Mezarının her yanı açık(!) koca kilitli kapısı her zaman Zen tapınaklarının geçitsiz geçit sözlerini anımsatır bana. Tek başına duran boyut kapılarını. Gören gözlerin akıllarında açılacak kapıları.

    http://tr.wikipedia.org/wiki/Nasrettin_Hoca
    http://www.eskisehir.gov.tr/index.aspx?id=61
    http://www.parkcity.ne.jp/~umi-neko/sonrisa/sonrisa7.htm
    http://www.benimsayfam.com/fikra/kategori.asp?kategori=Nasrettin%20Hoca  (Fıkralaları)

    Sevgi -2

    Gün gelir bir yetişkin gözüyle tanımlamak istersiniz sevginizi. Taşlara vurursunuz, dağları tartarsınız, güneşlerin en derin yerinde fırınlara atarsınız, nefesiniz kesilene dek kendinizi ona teslim edersiniz.

    Sonra anlarsınız. İnsan en kötü şeyi bile sevgisi uğruna yapıyor. Ne var ki kimi sevgisini nefsine yöneltmiş, kimi bedenine, kimi hayvana, kimi doğaya, kimi karşı cinse, kimi ise Tanrı'ya.

    Sevgiler çekim için var. Bir yerden bir yere gitmek ve orada kalabilmek için var. İnsan sevdiğiyle birarada olur. En azından o yöne doğru yola çıkar. Bedeni hapis olsa ruhu kanatlanır.

    Anlarsınız ki sevginin katmanları var. Öğrenilen bir şey sevgi. Zaten hep alınan nefes gibi içimizden yayılan bir rayiha. Yaşamı yaratanın en güzel hediyesi. Sevmese yaratır mıydı bizi? Sevmese en pise de, en kötüye de can verir miydi?

    Öyleyse sevgimizi alalım elimize, bakalım. Sevgimiz neyin sevgisi. Kime sevgi? Aslında sevgi büyüdükçe yürekte ışık saçmaz mı? Kaygısızca, korkusuzca, yitirmeden yayılan bir koca çekim alanı olmaz mı? Sevgi benleri yakmaz mı?  Yakar, yakar, yananları gözlerinden tanırsınız. Sizi olduğunuz gibi seven gözlerinden tanırsınız.

     

    Bırakınız Satın Alsınlar! / Teknoloji Psikolojisi ve Tüketici Davranışları

    İşletme Fakültesi'nin gözlerimi açtığı(!) yıllardan güzel bir bilgiyi sadeleştirerek sizlerle paylaşmak isterim. Bir pazarda, arz edilen mal ve hizmetlerin tüketicileri 3 ana kategorik davranışa uygun hareket ederler.

    Liderler denen ilk grup; o mal ve hizmet kategorisinde öncü olabilmek, özel olabilmek, merak, yenilik arzusu, ilerleme isteği gibi çok çeşitli motive edici nedenlerle ürün veya hizmeti ilk satın alanlar olurlar. Maddi olarak ürünün ilk kez çıkışından kaynaklanan eşsizliği, ederinin üzerinde fiyatlanmasına neden olsa da bu grup maliyetleri göz ardı eder.
    Sloganları "Yenilik = Karizma, Güç ve Enerjidir"

    Ortalama tüketicilerse, Lider davranışlarını yakından takip eden, ürünü onlar aldıktan belli bir süre sonra, maddi nedenlerle, alışma güçlüğü, önce başkaları denesin, gibi temkinli olma istekleriyle satın alanlardır.
    Desturları "Ürün listesindeki en son çıkan ürünün 1-2 eskisi idealdir". Hataları görülmüş, upgradeleri yapılmış(!),  fiyatı düşmüştür.

    Arkadan Gelenler, Lider gruba pek hayranlık duymayan, ancak Ortalama Tüketici Grubu'nun "Ama herkes kullanıyor" baskılarından çekinerek toplumsal rüzgara uyum sağlama gayretinde olan, aslında ürüne duydukları ihtiyacı yüzde yüz belirginleştirmemiş gruptur.
    Anahtar cümle "Aman canım bunun nesi var işimi görüyor işte " :)

    Sözkonusu teknoloji olduğunda bu üç grup çok önem taşıyor. Örneğin Intel mikroişlemcilerini piyasaya sürerken hisse senetlerinin değerlerini korumak amacıyla verilmiş mikroişlemcileri taahhütlere uygun zamanlarda piyasaya sunuyor ve ancak yeni ürün piyasaya çıktıktan belli bir süre sonra eski ürünlerde fiyat düzenlemesi yapıyor. Fiyatla yapılan bu oynamalar bir süre sonra tüketici alışkanlıklarında kesin çizgiler oluşturuyor.

    AR-GE (Araştırma ve Geliştirme) Masrafları ise sabit gelir kabul edilip üretilen ürün başına hesaplanır. Yani bir ürünün geliştirilmesi için 50 milyon dolar harcanmışsa tahminen kaç adet satacağınızı öngörmeniz ve birim başına yansıtmanız gerekir. Oysa bu üç grubun varlığı işleri değiştirir. Pazardaki ilk bulunma süresinde ürüne yansıtılan AR-GE giderleri ve reklam giderleri yüksek olur. Peki bunu kim öder? Bravo bildiniz. Liderler grubu. Dolayısıyla kime çalışırlar? Biz (umarım sizde bu gruptasınızdır :) ortalama tüketicilere!

    Öyleyse sloganımız ne oluyor? Evet, BIRAKINIZ SATIN ALSINLAR!, Çünkü teknolojiyi sübvanse edenler onlar.

    Sevdiğim kadına, eşime...

    Sevdiğim kadına, eşime...

    Sonsuz sabrıyla karanlıklarda elimi bırakmayan hayat arkadaşıma,
    Işığı ısrarla gösteren gözlerindeki ışık parıltılarına,
    Yaşamı değerli kılışına,
    ve sevgisine,

    mektup